|
ERDAL ARKADAŞ'IN MEKTUBU: |
“Militan olması gerekenler, militanlığının gereklerini yerine getirmelidir.”
(Şehit Erdal) Engin SİNCER
Kendilerine ‘Ya Özgürlük Ya Da Ölüm’ Şiarını Esas Alarak Önderlik Etrafında Şekillenen Yeni Yaşamın Takipçisi ve Pratikçisi Olan Değerli Yoldaşlara
Onurlu ve güzel bir yaşam için canımızı ortaya koyduk. Her ne kadar bedenimizde taşısak da bu canı, bir halka ait olduğu bilincini taşımakta ve bunu Kürt halkının özgürlüğü ve kurtuluşu için yerinde ve zamanında kullanmaya hazır olduğumu belirtirim. Doğru ve anlamlı bir yaşamın sahibi olabilmemiz ancak dünümüzün doğru yorumlanması, bugünümüzün doğru anlamlandırılması ve yarınlarımızın doğru hedeflenmesinden geçmektedir. Dün ne idik, bugün neyiz, yarın ne olacağız? Geçmişimizi doğru çözümlemeyip bunun bilincine ulaşmadığımız sürece, günümüzü de doğru yorumlamadan uzak bir şekilde oluşturacak eksik ve yetersizlikler üzerine bugün yaratılacaktır.
Dünümüze baktığımızda gerçekten kabul edeceklerimizle dolu bir yaşam mıydı? Yoksa reddettiklerimizin daha çok olduğu ve bu reddettiklerimizin de bizi yeni ve daha yaşanılabilir olan şeylerin arayışına sürükleyen bir gerçeklik olduğu mudur? Neydi retlerimiz? Retlerimiz elbette ki arayışlarımızın, yaşam tarzımızın ve amacımızın göstergesidir. Hayallerimiz, hedeflerimiz ve yapmak istediklerimiz, gerçekliğimizdir.
Önderlik, “hayallerime
ihanet etmedim” diyor ve
hayallerinin her zaman takipçisi
olduğunu belirtiyor. Buna göre
kabul ve ret ölçülerini
belirleyerek, yaşam felsefesini,
ölçü ve tarzını yaratıyor. Bu
gerçeklik karşısında bizlerin
hayallerini sahiplenme, onu
pratikleştirme yönündeki
çabasına baktığımızda
aşamadığımız (aşmadığımız)
eksikliklerimizin bu
hayallerimizi gerçekleştirmenin
önünde ne kadar engel olduğunu
tam olarak
göremiyoruz. Ya da hayallerimiz bizim sandığımız kadar büyük
değil. Hayallerimizi bir daha gözden geçirirsek, neyi ne kadar
istediğimizi ve ne kadar yaşayıp yaşamadığımızı pratiğimizde
görebiliriz.
Geride bıraktıklarımıza bakacak olursak; kirli ve çirkin olarak değerlendirdiğimiz, özgürlük ve eşitlikten uzak olan öz benliğimizi unutmaya mahkum bırakılarak, neyi istediğimizden çok, neler yapmaya zorlandıklarımızla dolu kimliksiz, kişiliksiz, dilsiz, sevgiden ve hoşgörüden uzak yiğitlikten çok namertliğin, dürüstlükten çok sahtekarlığın, yalanın, hile ve aldatmanın, kıskançlığın, bencilliğin çok olduğu, insanın insanca yaşamasından ziyade hiçbir canlı varlığın yaşamaya layık olmadığı bir yaşama, üzerinde yaşadığımız gezegene bile yapılan kötülükleri geride bırakarak yeni yaşama koştuk.
Bunları reddettik. Fakat gerçekten yeni yaşamı istemeye, bunu pratikleştirmeye ne kadar hazırdık?
Hepimizin yetersiz kaldığı nokta burada olmaktadır. Katılmadan önce duyduklarımız elbette ki yanlış ve eksik değildi. Eksiklik bizdeydi, geri olan kişiliklerimizle, yetmezliklerimizle, hazırcı ve bencil olan yanlarımızla gelip yaşayabileceğimizi zannettik. Hiçbirimiz bunların yaratımında yer alacağımızı hesaba katmadık. En ben her şeyimle varım diyenlerimiz bile, “elime silahı alırım, savaşırım, gerekirse şehit düşerim”in ötesine geçmedi. Bilinçsizliğimizden dolayı çok zorlandık ve zorladık. Kimilerimiz bu zorlanma karşısında dayanamadı köleliğe kaçtı. Kimilerimiz, özgürlük arayışçılığı peşinde kahramanca şehit düştü. Kimilerimiz ise; hala anlamaya, kavramaya çalışmakta.
Ne kadar anlayıp kavradığımız ise pratiklerimizde açığa çıkmaktadır. Yoldaşlar; zamanın nasıl geçtiğini halen fark edememiş durumdayız. Dün, Kürt için zamanın bir anlamı olmayabilir. Fakat bugün zaman özgürlüğe gittikçe yaklaşılan bir an olmaktadır. Dolu dolu ve yaptıklarımıza anlam vererek yaşadığımız bir yaşam, bizi zafere götürecek olan bir yaklaşımdır. Neyi hangi zaman dilimi içerisinde yapılması gerekiyorsa onu yapmak ve ona göre yaşamak elbette ki yaşama doğru bir anlam biçmektir ve hakkını vermektir. Bundan dolayıdır ki yapmak istediğimiz çocukluk hayallerimizi hayata geçirmek, geri ve yetmezliklerimizden kurtulmak olacaktır.
Sizce özgürlük arayışçısı yeninin yaratımında yer almaya çalışan bir bireyin eski ve kabul edilmez olanı, onun ölçü ve anlayışlarını yaşama, ortama kabul ettirme gibi bir lüksü olabilir mi? Ya da özgürlük bizler açısından bir tercih olayı mıdır, yoksa bir zorunluluk mudur? Bence insan ve diğer tüm canlılar açısından en doğal hak ve yaşanması gereken bir olgu olan özgürlük tercih olamaz. Özgürlük ve kölelik her ne kadar birbirini var eden kavramlar olsa da, özgürlük kölelikle kıyaslanacak bir durum olmamaktadır.
Özgürlüğü; bilmek, bildiğimizi bilince çıkarmak, bilince çıkardığımızı olması gerektiği gibi uygulamak olarak algılıyorum. Düşündüklerimi uyguladığım, uyguladıklarım kazanım yarattığı ve amacıma hizmet ettiği oranda özgürümdür. Bundan dolayı da ne çok uzaklarda ne de öyle hemen ulaşılabilecek bir yerde anlamlı yaşabildiğin andadır özgürlük. Kendimizi ait olduğumuz topluluğa gereken şekilde mal ettiğimiz oranda özgürüzdür. Çünkü o zaman bilinçli ve iradi bir katılımın sahibi olmuş, istem ve hayallerimizin pratiğini sergileyerek yapmak istediklerimizi yapmış oluruz. Zor olan nedir? Alışkanlıklarımızı kırmak, geçmişte özeleştirisini verdiğimiz şeyleri tekrarlamamak. Güçlü ve anlamlandırarak verilen bir özeleştiri bizim kendimizi aşmamızı sağlayacaktır. Kurtulamayacağımız, aşıp yerine yenisini koyamayacağımız hiçbir alışkanlığımız yoktur. Yeter ki isteyelim ve inanalım. Dışımızda olup da bizi tanımayan insanlar, bizleri inançsız bir topluluk olarak değerlendiriyorlar. İnancımız dini olarak hiçbir şeyi ifade etmezken, bu inancımız felsefik, ahlaksal ve yaşamsal olarak baktığımızda hiçbir topluluk PKK kadar kendi değerlerine bağlı, buna inanan, bunun için bedenini ateş topu yapmaya hazır değildir. Bu inançtır ki bizleri bir arada tutan, dünyanın birçok tarafından insanları kendine çeken, ortak hedefe kilitleyen, ortak sevinçleri yaşatan, ortak zorluklara göğüs gerdiren, yüzünü bile görmediğimiz ve hiç tanımadığımız bir yoldaşımıza bir şey olduğunda onun acısını çeken, birbiri için canını hiç sakınmayan insanların birlikteliği bu inançtan gelmektedir. Bu bağlılık bizi, diğer örgütlerden ve topluluklardan ayıran temel özelliklerimizdendir. Özgürlüğü için, inancı ve değerleri için her şeyi yapmaya hazır olan, bundan hiçbir zaman taviz vermeyen gerçekliğimiz, düşmanlarımızın bile saygı duymasını sağlamıştır. Bizde’de saygının ve sevginin en üst düzeyini yaşarken, bundan kaçışı yaşayanların, bugün içine koştukları kölelik sisteminde nasıl horlandıkları ve kendilerini küçülttükleri ve değersizleştirdikleri görülmektedir. En çok öfkelenmesi gereken nokta; kişinin özgürlük arayışından uzaklaşıp, kendini satarak sisteme uşaklaştırılmasıdır. Özgürlüğe ihanet edilebilinir mi? Ya da biraz zorlanınca kaçarak bir zamanlar çok şey paylaştığı insanlar katledilebilinir mi? İnsan nasıl bu kadar güzellikten sonra kontralaşabilir? İnsandaki çürüme ve lanetlenme buradadır. Kıskançlık, bencillik, egoizm, düşkünlüklere sevdalılık, bunlardan vazgeçmeme, insanın insan tarafından sömürülmesi; çürümenin ve kıyamet denen anın kendisidir.
Yoldaşlar; binlerce yılın getirmiş olduğu geri kişilik özellikleriyle mücadele ediyoruz. Fakat bu gerilikler öyle bir hal almış ki, insanların genlerine kadar işlemiş ve adeta bunlar olması gereken bir zorunlulukmuş gibi bir hal almıştır. Kendimizi yeteri kadar çözümleyemediğimiz için, hangi özelliklerimizin ne düzeyde olduğunu tam göremiyor ve buna karşı yeterince mücadele edemiyoruz. “Bende hiç yok” dediğimiz özelliklere bir bakıyoruz ki, en çok yaşanan durum oluyor. Neyin, ne zaman, nasıl ortaya çıkacağı ve ne gibi tahribatlar yaratacağı da bundan dolayı kestirilemiyor. En doğru yaklaşım; her olasılığa ihtimal vererek buna göre tedbirli yaklaşmaktır. Bu, gelişimimiz açısından daha sonuç alıcı olacaktır. Kişiliklerimizde amansız mücadele vermemiz gerektiği açık. Yaşamdaki zaferlerimiz ancak bu savaştan yakaladığımız kazanımlarla olacaktır. Yaşamımızın her anı bizler açısından zafer bekleyen bir savaş alanıdır. Alınan her görev, üstlenilen her sorumluluk, disiplin ve ciddiyetle uygulanıp yerine getirildi mi elbette ki zafer kaçınılmaz olacaktır. Yeter ki bu duyarlılık ve hasassiyeti gösterelim. Savaşı ve büyük zaferleri fazla uzaklarda aramamak gerektiğine yeni yeni anlam verebilmekteyim.
Savaşmayı, açık düşmanla karşı karşıya savaşmayı yıllarca hayal ettim ve bunu çok da dayattım. Fakat şu ana kadar bunun imkan ve fırsatını bulamadım. Bundan dolayı kendimi savaşın içinde tam olarak göremiyordum. (Benim gibi bu duygu ve düşünceyi taşıyanlarımızın az olmadığını da biliyorum.) Yanılmışım, sizler de kendinizi yanıltmayın! Savaş o an içinde bulduğun duruma gerektiği gibi cevap olabilme durumudur. Yani her görev bir savaş alanı, her başarı bir zafer, her başarısızlık bir yenilgidir. Küçük büyük görev, küçük büyük savaş yoktur. Kazanılan ve kaybedilen gerçeklik vardır. Zafere kilitlenmiş bir tarzı esas almış ve uygulamada da iddialıysak, elimizi attığımız her işte partiye, halka, mücadeleye bir kazanım yaratmış oluruz. Kaybedişlerimizin temelinde; kendine göreliklerimiz, bireyciliklerimiz yatmaktadır. ‘Ben bunu istiyorum’dan çok ‘bu halkın buna ihtiyacı var ve buna cevap olmalıyım’ şeklindeki örgüt kültürü ve ahlakı bizim için daha gerçekçi ve doğru olandır. Bunlar aşılmadan doğru bir savaşı veremeyeceğimiz açıktır.
Örgüt ve örgütlenme yaşamımız ve hedeflerimiz açısından ciddi değerlendirilmesi gereken konular olmaktadır. Hiçbir şey toplumdan uzaklaşarak başarıya gidememiştir. Başarı için örgütlülük şarttır. Ortak çıkarların çok olduğu yerde örgütlülükler de güçlü olur. Örgüt, bu örgütlülüğün çatısıdır. Ortak amaçlarımızın bileşkesi durumundadır. Partide kendine görelik, başıboşluk, disiplinsizlik, ciddiyetsizlik olamaz. Genel çıkarlar ne ise, birey de kendini buna göre örgütlemek zorundadır. Yoksa herkesin kendisini uyguladığı, keyfine göre yaklaştığı, istediğini yapıp istemediğini yapmadığı yerde örgüt ve başarı olamaz. Herkes bu noktada görevini görüp, partinin yaşam ilkeleri ve ölçüleri ve hayata geçirmesi gereken görevleri karşısında kendini sorumlu görmekle yükümlüdür.
Yükümlülüklerimiz, özgürlüğümüzün yoludur. Örgüt örgütlülüğünü koruyalım, güçlendirip dayatılan gerici ve köleci yaklaşımları bertaraf edelim. Önderliğin savaş tarzına, mücadele yöntemine, ideolojik ve siyasi çizgisine tam girememe ve bundan uzaklık bizlerin kaybedişinin temelidir. Yıllarca Önderliği anlamaya çalıştık, fakat sadece kendimizi uyguladık. Anladığımızı, kavradığımızı söylediğimiz doğrular bizler açısından sözsel bir durumu aşmamış, pratiği doğru yapılmamıştır. Bundan dolayı da Önderliği pratikleştirememiş, doğru yorumlayamamış ve yetersiz yoldaşlığımızla yalnızlığa terk etmişizdir. Bu durumdan kendi payımı görüyorum ve bunun vicdan azabını çekiyorum.
Annem ve babam beni fiziki olarak dünyaya getirdiler ve benim onları tercih edebilme şansımın olmadığını da biliyorum. (Tercih şansım olsaydı böylesi bir dünyaya doğmamayı tercih ederdim.) Önderlik ise tercih edebileceğim bir yaşamın yaratıcısı, beni asıl ben yapan ve kimliğime kavuşturan kişi. Doğumum ve hepimizin doğumu burada başlamıştır. Kendini tanıma, kim olduğunu tanıma, gerçekliğini görme ve buna göre yaşama, gerçek yaratılışımız Önderlik tarafından olmuştur. Ve bizler bu yaşamı Ona borçluyuz. Bir beden yaratılmıştı önceden. Fakat ruhsuz bir bedendi. Önderlik bedene ruh üfleyen ve ona can veren oldu. Bu canı, Yaratıcı bize verdi, biz de ancak ona verebiliriz. (Dini motifle değerlendirmiyorum.) Ruh-madde ilişkisinde; ruhumuz, özümüz ve gerçekliğimiz olmaktadır. Ruh doğru anlaşılır ve yorumlanırsa öz de o kadar açığa çıkar, o kadar yaşamsallaşır. Ruh yoksa, beden bir posadır, yaşam kaynağından uzak bir et yığını olmaktadır.
Kimliğim, kişiliğim, kültürüm, dilim, benliğim ruhumu oluşturan temel etkenlerdir. Bugüne kadar bunlardan uzak bir yaşamın içerisindeydim. (Her ne kadar bunları tam yaşamıyorsam da, yaşama çabası, iddiası ve kararlılığı içerisinde çabalıyorum.) bugün bunlarsız bir yaşamın olmayacağı gibi, bunlardan koparılmayı da kabul edemem. Bunların yaratıcısından uzak olmayı ise; hiçbir zaman. Ya Önderlikle yaşama ya da yaşamama! (Ki Önderlikten uzak bir yaşam bizler için yoktur.)
Yoldaşlar; Önderliğimizin bizlerin eksik ve yetmezliklerimizden dolayı içinde bulunduğu durumu biliyor ve görüyoruz. Bunun için de yapmamız gerekenler gün gibi açık ve ortadadır. Sadece bu görev ve sorumlulukları doğru uygulayacak, yaşamsallaştıracak militan ve savaşçı yapıya ihtiyaç vardır. Bu görev ve sorumluluklara sahip çıkacağınıza inanıyor, Önderliğe yaraşır fedai bir ruhla savaşacağınızın güveni ve umudu içinde sizlere selam ve sevgilerimi sunuyorum.
Özgürlüğün Eşitliğin ve Adaletin Memleketi Mezopotamya ve Bunun Kutsal Dağlarında Kutsal Yaşamı Tercih Eden, Tanrıça Kültürünün Takipçisi Kadın Yoldaşlara;
Tarihte en eski kölelik, kadın düşürülüşüyle başlarken; en yeni yaşamın da kadın tanrıça kültürünün yeniden doğuşuyla olacağına inanıyoruz. Jin u jiyan (kadın ve yaşam) yani kadına yaklaşımımız, yaşama yaklaşımımızı belirler. Beş bin yıldır, her sistem kendi kadınını yaratmaya, bunu şekillendirmeye çalışıyor. Her biri bir diğerinden beter bir şekilde kadının düşürülüşü üzerinde kendini gerçekleştirmekte. Kadın ne kadar düşürülüp köle kılınır ise o sistem kendini o kadar hakim görmektedir.
Hiçbir ideoloji ve sistem, kadına ne istediğini, nasıl yaşamak istediğini sormamıştır. En ileri görülen reel sosyalizmde bile kadın dört duvar arasına geri dönmüş. Şu an içine düştüğü durum da görülmektedir. Hep bu şekilde yap, bu şekilde hareket et, böyle bak, şöyle konuş, böyle yürü, böyle giyin böyle düşün gibi emirler ve kurallar koymuştur. Bu da erkek egemenlikli zihniyetin, erkek sürdürücüleri tarafından yapılmaktadır. Kadının yaşamı, katı kural ve ölçülerle sarılıp sarmalanarak adeta açık bir zindan haline getirilmiştir. Toplumun oluşturduğu örf ve adetler ile okulda, iş yerinde, sokakta, evde görünmeyen, tel örgülü bir yaşamı yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Ve bu da değişmeyecek bir kader gibi binyıllardır süre getirilerek adeta beyinlere kazınarak kanıksatılmıştır.
Sokağa çıkmanın yasaklandığı, çıktığı zaman da çevreden bihaber biçimde kafasını yerden kaldırmadığı bir durumda olmak, dünyadan ve gerçekliklerden uzak yaşamak, erkeğin hakaret ve tacizleri karşısında dahi suçlu görülerek ağır cezalar yemek, linçlerden ve katliamlardan geçmek, insanlıktan çok alınıp satılabilinen, üzerinde her türlü tasarruf yapılabilen ve her şeyiyle erkeğe sunulan bir meta, erkeğin cinselliğini karşılamakla yükümlü bir varlık olarak görülmek, mutlaka birine satılmak ve peşkeş çekilmek için cam kafeslerde süs bebekleri gibi büyütülmek, benliksiz, kimliksiz bırakılmak, sanırım kolay kolay kimsenin anlamayacağı kadar ağır bir durumdur. Bunları yaşayan kadın olduğundan, hiçbir erkeğin kadının neler hissettiğini, neler yaşadığını anlayabileceğini sanmıyorum. Bireysel olarak hiçbir zaman kadının kurtuluşu ve özgürlüğü için mücadele ettiğimi ve böylesi bir iddianın sahibi olduğumu belirtmedim. Bunu hiçbir erkek de kolay kolay belirtemez. Kurtuluşa ihtiyacı olan ve kurtarmalık durumundaki biri kurtarabilir mi? Kendi özgürlüğünü yakalamamış birisi, başkasına özgürlük verebilir mi, özgür bir ilişki geliştirebilir mi? Tanrıçalar dokunulmaz ve onlara erişilmez. Onlarla ancak yaşanmaya çalışılır. Bunun da kuralları ve ilkeleri vardır. özgürlük tanrıçası Zilan’ı anlamak, Zilan’la yaşamak, onun ilke ve ölçülerine göre olmaktan ve Zilanlaşmaktan geçmektedir. Geçmişte, yaşam nasıl ana tanrıça etrafında şekilleniyor ve erkek de onun etrafında toplanıyorsa; bugün de Zilan etrafında yeni bir yaşam doğmakta, erkek de tekrardan ana tanrıçaya yönelmektedir. Ana tanrıçamız Zilan ve bizler de onun özgürlük sevdalısı evlatlarıyız. Bizi var eden O’dur. Savaşı, güzelliği, doğruluğu, dürüstlüğü, sadeliği, fedakarlığı, sevgiyi, aşkı ve bağlılığı bize öğreten O oldu. Yaşamın kurallarını koyan O oldu. Yaşama yeni bir bakış açısı kazandırdı ve Zİlan tadında yaşamayı bize sundu. Ana tanrıçanın evlatları olan bizler de buna göre yaşayıp, yaşatıp özgür yarınları kurabiliriz.
Yoldaşlar; bir yandan tanrıçalık yaşanırken, diğer yandan da erkek egemenlikli zihniyetin yarattığı kadın şahsında da derin bir kölelik yaşanmakta. Ben bu köleliği erkeğin yaşadığı kölelikten daha çok tehlikeli buluyor, ortaya çıkabilecek sonuçların daha vahim olabileceğini düşünüyorum. Bir ordu dağıtılabilir, bir yaşam yerle bir edilebilir, özgürlük adı altında yüzyıllarca sürecek köleliğe sürüklenip yaratılan değerler ve elde edilen kazanımlar yitirilebilinir, kadın askerlikten, dağdan, özgürlükten koparılabilinir. Bu zihniyetle mücadele edip, bu gerilikleri aşmak ve parti saflarında, ordu saflarında bu anlayışlara zemin sunmamak, özgürlük ve kurtuluş için olmazsa olmaz bir şarttır. Kadını anlamakta zorlandığım ve en çok tepkilendiğim yanı ise; özgürlükten kaçışıdır, güzelliklerin var olduğu kutsal dağlarımızdan köleliğin kucağına giderek kendilerini satmalarıdır. Dört duvar arasında bir erkeğe ait olmak, özgürlük arayışçılığından, kutsallıklar ve sınırsızlıklar içinden sadece kendine ait olmaktan daha mı iyidir? Köleliğin zincirlerini kırmamaktaki bu inat neyeydi? Anlamadım ve tam olarak anlayabileceğimi de sanmıyorum. Aşk ve sevgi adı altında kadına dayatılan hile ve düşürme nasıl oluyor da görülmüyor? Kadın bunlara nasıl inanıyor? Özgürlüğü olmayanın, sevgisi ve aşkı ne olabilir ki! Özgür kişiliğe, benliğe, ülkeye sahip olmayan birinin aşkı neye hizmet edebilir! Ve özgürlüğü olmayan kadın ve erkek birbirlerinin gözlerine bakabilirler mi? Birçok bayan yoldaşın bu yalanlarla kandırılıp zaaflarından faydalanılarak düşürülmesi ve saflardan kaçırılması (kaçırtılması), hemcinsimin de ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha göstermektedir. Ölümüne sevgi, ölümüne aşk palavraları adı altında sırf kendi güdü ve duygularını tatmin etmek isteyen bir kişilik, yoldaş dediği insanlara böylesi bir köleliği nasıl layık görebiliyor ise, aynı kişilik parti içinde kaldığı sürece de yaşama ve mücadeleye nasıl zararlar verebileceğini de düşünmek gerekmektedir.
Unutmamak gerekir ki, gerçek sevgi Önderlik sevgisi, gerçek aşk Önderlikteki bir halka özgürlük bahşetme aşkıdır. Bunun dışındaki tüm aşklar, düşkünce ve sahtedir. Eğer gerçekten bir aşk sahibi olduğunu söyleyenler varsa, bunu pratiklerinde göstermeleri gerekmektedir. (Düne kadar ben bu iddiadaydım. Fakat bugün baktığımda, sevdiğim insana –o bir şehit arkadaş- özgür bir halk, özgür bir gelecek sunamadım. Bundan dolayı da, ona vermiş olduğum sözü de yerine getiremedim. Onun adına siz kadın yoldaşlara özeleştirimi sunuyorum.)
Tanrıçanın toplumsallığı yaratma kurallarında vazgeçilmez ilke; özgürlüktür. Zilan’ın tanrıçalığında, Sema’nın bağlılığında, Beritan’ın teslim olmayan direnişçiliğinde, Gulan’ın fedailiğinde şekillenen bunun etrafında toparlanan kadın yoldaşların gelişimi ve özgürlüğü önünde bir engel teşkil etmişsem özeleştirimi veriyorum.
ÖZGÜRLÜK GÜNEŞİMİZ REBER APOYA
Böylesi bir eyleme her ne kadar karşı olduğunuzu bilsem de bize fazla bir yaşam hakkı tanınmamıştır. Ben de, ‘kendini savunmayı bil!’ ilkesinden hareketle, böylesi bir eylemi gerçekleştirmek için kendimi aday gördüm. Belki sizi zamanında doğru anlayıp uygulayabilseydik, ne siz şu an bizim eksik ve yetmez yoldaşlığımızın bedelini öder ne de biz sizden uzak olmanın acısını yaşardık. En zor koşullarda bile bizim eksik ve yetmezliklerimizi giderip bir halka zaferi atfetmeye çalışan sizin yüceliğiniz karşısında benim ve benim gibi sizinle yoldaş olmaya çalışanların böylesi bir bedeli vermesi o kadar da büyük bir durum olmamaktadır. Önderlikle yoldaş olabilmenin böyle kolay bir şey olmadığının bilincindeyim. Kuralları ve ilkeleri vardır. Bunların da bir bedeli olmaktadır. Bu bedel; şu anda elimde başka bir şey bulunmayan, (bunu da size borçluyum) canımdan başka bir şey değildir. Bir halkın önderi, onun yaratıcısı, örgütleyicisi ve zafere taşıyıcısı, sekiz yıldır yüzü duvara dönük bir şekilde yaşamaya mecbur bırakılmışken bu halkın evlatları ve onun fedaisi olma iddiasında olan bizler, bu şekilde sessiz ve eylemsiz kalamazdık. En büyük eylem ve zafer; sizin pratikleştirmeniz olurken, bu konudaki kendi yetersizliğim ve eksiklerimi aşamayışımdan dolayı bunu istediğiniz ölçüde gerçekleştirememiş ve bundan dolayı da şu an bu durumu yaşamaktayız. Tarihte bireylerin rolünü sizin şahsınızda gördük. Ve ben kendi rolümü oynamamış durumdaydım. Umudu, zaferi, özgürlüğü sizde gördük. Doğru ve dürüst bir yaşamı sizde anladık. Yaşam ve ölüm, şahsınızda bizde yeniden anlam kazandı. Fedailik yeni ölçülere büründü. Aşkın, sevginin, dostluğun, arkadaşlığın gerçek değerini siz belirlediniz. Dil, kimlik, kişilik sizin şahsınızda yaşam buldu. İnsanın nasıl insan olacağını siz yaşamınızla belirlediniz. İnsanlığa böylesi bir umudu vadeden, özgür bir gelecek sunan, güneş karşısında bir mum ışığı kadar alev çıkarabilecek olan bizler; ancak alevinize karışabilir ve ışınlarınızın daha gür olmasına faydamız dokunabilecekse mutlu olabiliriz. Sizden uzak bir yaşamı hiçbir zaman düşünmedik ve kabul etmedik. İdeolojiniz ve felsefeniz, yaşam ilke ve ölçüleriniz bizim için olmazsa olmaz gerçekliktir. Bu gerçeklikler üzerinde yaşıyor ve bunlar için savaşıyoruz. Bunun için her şeyimizi ortaya koymaya da hazırız. Başkanım bu temelde size olan bağlılığımı tekrardan yeniliyorum. Ya Önderlikle yaşama ya da yaşamama ve yaşatmama!
KÜRDİSTAN ve TÜRKİYE’NİN YURTSEVER HALKINA, İLERİCİ İNSANLIĞA
Kökünü Kürt halkından almış, içinde bulunduğu koşullar itibariyle Türk halkından etkilenmiş biri olarak, her iki halkın da özgürlüğe ve kurtuluşa ne kadar hasret olduğunu anlayabilmekteyim. Yüzyıllardır her iki halkın beraber yaşadığını ve birbirinden kültürel olarak etkileşimlerini, alış verişlerini değerlendirecek olursak, birçok ortak nokta ve yaşam özellikleri onları kardeş konuma getirmektedir. Kardeş konumda olan bu halklar birbirinden ayrıymış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Aile içerisinde her iki kardeş hangi haklara sahipse, Kürt ve Türkler de bu coğrafyada aynı eşit haklara ve yaşam imkanına sahiptir. Bizler şunu biliyor ve inanıyoruz ki, bir halkın devrimi diğer halkın devrimiyle iç içedir. Büyük ustalarımızdan Kemal PİR’in dediği gibi; “Türkiye halkının kurtuluşu, Kürt halkının kurtuluşundan geçmektedir.” Bundan dolayı da gerek her iki halkın kurtuluşu gerekse de bu topraklardaki diğer halkların kurtuluşu birlikte olacaktır. Bu en az biz devrimciler kadar, bu halkların aydın ve ilerici insanlarını da ilgilendirmektedir. Önlerinde bir görev ve sorumluluk durmaktadır. Bu görev ve sorumluluğu görmezden gelenler Önderliğin belirttiği gibi rantçı ve çıkarcıdır. Devletçi zihniyetin sürdürücüleridir.
Mücadelede aydınlar kadar sorumluluğu bulunan diğer bir kesim ise sanatçı ve kültürcülerdir. Bir halkın tarihini, edebiyatını, yaşam tarzını, kültürünü, felsefesini nesilden nesile aktarımında aktif rol oynayan kültürcüler, bu rolü doğru oynamazlarsa; bir halkın yol oluşunda aktif rol oynamış olurlar. Halklar, öz kültürleriyle tanınırlar, bunlarla anılırlar. Bunun dışında bir yaşamı yaşamak ve topluma sunmak, ayrıca otuz yıllık mücadelenin yarattığı değerleri ve bu değerlerin yaratıcılarını unutmak, dökülen kanları görmezden gelerek kendini yaşatmak ve reddettiğimiz yaşamı sanki aradığımız yaşammış gibi ortamımıza sokmaya çalışmak, özgürlük mücadelesine ve şehitlerine ihanet etmek olmaktadır. Halkımız bunu kabul etmez, tarih bunun hesabını sorar!
Fedakar ve kahraman Kürdistan halkı; otuz yılı bulan özgürlük mücadelemizde her türlü zorluğa rağmen fedakarlıktan çekinmemiş, baskılara, işkencelere, sürgünlere, katliamlara rağmen direnişten özgürlük saflarından vazgeçmediniz. En değerli varlıklarınızı ve canınızın birer parçası olan çocuklarınızı bu uğurda bedel olarak vermiş ve daha binlercesini de vermeye hazır olduğunuzu biliyorum. Sizlerin fedakarlığınızın bedeli ancak sizlere ve yarınlarımızın temsilcisi olan çocuklarımıza özgürlük bahşetmekten geçmektedir. Bu uğurda benim ve benim gibi binlerce yoldaşımız dört parçanın da özgürlüğünün bedeli olmaktan kendini alıkoymayacaktır. Bu durum belki sizleri biraz zorlayacaktır. Fakat özgürlük de kolay kazanılmayacaktır.
Sizlerden bir evladınız olarak isteğim olacak. Özgürlük saflarından ve direnişten vazgeçmeyerek, yaratılan direniş ve özgürlükçü mücadele geleneğimizi çocuklarınıza öğretmeniz, öz kültürleri ve dillerini öğrenmelerini sağlamanızdır. Önderliklerini unutmasınlar, şehitlerimizi ve niçin kanlarıyla bu toprakları suladıklarını öğrensinler. Özgürlük mücadelesinde en çok acıyı çeken elbette ki analarımız olmaktadır. Bundan dolayı da barışı en çok isteyen de analarımızdır. Hiçbir ana evladının ölümüne dayanamaz. Ve hangi halktan olursa olsun, hangi dilde konuşursa konuşsun, anaların dili ortaktır. Çektikleri acılar onlara aynı dili öğretmiştir. Barış Anaları İnisiyatifi’nde bulunan anaların o kutsal ve mübarek ellerinden öpüyorum. Onlara layık bir evlat olmanın çabasını vereceğimi belirtiyorum.
Selamar Saygilar
ERDAL ANDOK (GÜVEN AKKUŞ)
OCAK 2007